THE LAST DANCE : 90’LARA YOLCULUK

KARANTİNA GÜNLERİNDE 4/20
8 April 2020

THE LAST DANCE : 90’LARA YOLCULUK

 
 

 

Netflix “The Last Dance” ile sekiz sezonda 6 şampiyonluk kazanan 90’ların efsane Chicago Bulls kadrosunu ve bir basketbol ilahı olan Michael Jordan’ı, takımın dağılışından 22 yıl sonra (çok olmuş) ekranlara taşıyıp hepimizi çocukluk/ergenlik yıllarımıza geri götürüyor. Benim gözümde 90’lara damgasını vuran iki önemli olay Heavy Metal’in yükselişi ve NBA idi. Heavy Metal TRT 2 Rock Market programı ile hayatlarımıza girdi, NBA ise Fast Break dergisi (odaları süsleyen posterlerinin hastasıydık) ve Murat Murathanoğlu’nun sesi ile... Saat farkı nedeniyle bir nesil NBA finallerini izleme uğruna Show Tv karşısında uykusuz kaldı. 90’lar eşsizdi.

“The Last Dance” anılarımızı tazelediği kadar internetin olmadığı yıllarda gözümüzden kaçan önemli olayları, skandalları gözler önüne seriyor. Kısaca göz atacak olursak:

-

NBA, duvarın yıkılıp ABD’nin süper güç olarak rakipsiz kaldığı yıllarda tam da Obama’nın belgeselin son bölümünde belirttiği gibi; Amerikan propagandasının en önemli araçlarından biri olmuştu. Sovyetler yıkılmış, sosyalist dünyanın propagandasını yaptığı kolektivizm demode olmuş, onun yerini bireysel kahramanlıklar almış, takım oyunu yerine takımların “Star”ları ön plana çıkarılıp Amerikan kültürü medya aracılığıyla tüm dünyaya pompalanmıştı. Belgeselde Amerikan medyasının her zamanki arsızlığı ile takım karşılaşmalarını takım yıldızlarının kapışması olarak sunuşunu utanarak izledim. Sanırsınız Chicago Bulls / Phoenix Suns değil de Jordan / Charles Barkley karşılaşıyor. (Amerikan porpaganda makinasının yoğun faaliyetlerine rağmen bu durum Türkiye’de ne basketbol ne de futbolda takım yıldızlarının, yetenekli oyuncuların takımlarının önüne geçmesine neden olmadı. Bu durumun kültürel kodlarımıza ters olmasından kaynaklanıyor).

-

Jordan her ne kadar takım içinde dominant, çekinilen bir karakter olsa da, yakınındakilerle güçlü manevi bağlar kurabilen bir oyuncu. Jordan’ı itici yapan bir çok özelliğinin yanında bu müsbet yanlarının da hakkını vermekte fayda var. Koçuna bağlılığı, yakın korumasıyla geliştirdiği ilişki, kanser hastalığına yakalandığında dahi kendisini yalnız bırakmaması, hatta takımın ufak tefek point guard’ı Steve Kerr ile antremanda yaşanan münakaşa sonrası karşılıklı yumruklaşması ve kendisine karşılık vermesinden ötürü Kerr ile dostluğu daha da pekiştirmesinden bunu anlıyoruz.

-

Jordan’ı basketbol ilahı yapan Allah vergisi yeteneğinin yanında; Daha çaylakken takım arkadaşlarının katıldığı uyuşturucu partilerinden uzak durması, hedeflerine sıkı sıkıya bağlı olması, hırs ve disiplin gibi özellikleri yatıyor.

-

Hamburg sadece Almanya’da bir kent değil, Scottie Pippen’in büyüdüğü Arkansas'ın küçük bir kasabasıdır (Thanks Utku).

-

Her spor türü vücutta farklı kas gruplarını çalıştırır. Jordan’ın babasının ölümü sonrası 1,5 sene süren beyzbol macerası bedensel bütünlüğünü basketbol namına bozup, NBA’ye ikinci dönüşü sonrası oyuncunun epeyce zorlanmasına sebep olmuştur.

-

Jordan maçlara sadece kazanmak için çıkmıyor. Kazanmak işin bir parçası olsa da rakibi yakıp yıkmak, darmadağın etmek, ciğerini söküp almak, içindeki “killer instinct”i (katil içgüdüsünü) besleyen bir şeydi. Şüpheli pizza servisi sonrası zehirlendikten sonra dahi, ayakta zor duracak haldeyken çıkıp 48 dakika hırsla mücadele etmesi bunun göstergesi.

-

Jordan’ın apolitik duruşu, ülke tarihinin ilk siyah senatör adayının seçim çalışmasına destek vermekten imtina etmesine neden olmuş, böylece Muhammed Ali’nin yolundan gitmek gibi tarihi bir fırsatı kaçırmıştır. Nike ile imzaladığı Air Jordan anlaşmasını ima ederek “Cumhuriyetçiler de sneakers giyiyor” diyerek orta yolcu tavrının arkasında durmuştur.

-

Nike’ın Michael Jordan ile imzaladığı anlaşma işletme derslerinde vizyonerlik örneği olarak okutulmalı. İlk üç yılda üç milyon dolarlık satış beklerken, Air Jordan ilk senede 126 milyonluk satış rakamına ulaşarak piyasaları şok ediyor.

-

Takımın koçu Phil Jackson ile İrlandalı cumhuriyetçi lider Garry Adams aynı kişiler değillermiş, bu bilgiyi de pekiştirmiş olduk.

-

Jordan ne kadar alfa ise Pippen da o kadar mütevazi bir ikinci adam. Jordan’ın Chicago White Sox’ta beyzbol oynadığı 93 sezonunda Pippen’in liderlik ettiği Bulls, ilk kez tam manasıyla kolektif bir takım oyunu oynamıştır. Pippen, Anadolu'nun bağrından kopup gelmiş misali 12 çocuklu bir aileden geldiği ve bir kardeşi ve babası yatalak olduğu için çok mütevazi bir kontrata vaktiyle koyun gibi razı olmuş, takımın diğer yıldızlarının yanında gösterişsiz rakamlara talim etmiştir. Ancak 98'de Bulls'tan ayrılıp Houston Rockets ile imzaladığı yağlı kontrat, kariyerinin sonunda Michael Jordan'dan 20 milyon dolar fazla kazanmasını sağlamıştır.

-

Spor aleminde iki serseri vardır. İlki “hayatımda bir kez alemi ve kadınları bıraktım. Hayatımın en kötü dört saatiydi” sözünün sahibi Manchester United’ın İrlandalı efsane golcüsü George Best, ikincisi ise Dennis Rodman’dır. Antremandan kaçıp Carmen Electra’nın koynuna girmesi, Jordan’ın ise kendisini otel odasında basıp, Rodman'ı Electra’nın yatağından alıp ensesinden tutarak antremana götürmesi efsane komik anılardan biri.

-

Bir Dennis Rodman hayranı olan ve hatta Rodman'ı ülkesinde ağırlayan Kuzey Kore lideri Kim Jong Un'un pederden gizli gizli NBA izlediğini tahmin ediyoruz.

-

Jordan rekabetçi karakterinden ötürü maçlardan önce karşı takımın koçuna, oyuncularına kurulacak bir gerekçe bularak kendini motive ediyor. (Bu rekabetçiliği kumara düşmesine sebep oldu). Ancak tek kurulan kendisi değil. New York Knicks’in starı Patrick Ewing kendisine en çok kurulan isimler arasında. (Zira Jordan’ın takımlarına karşı toplamda altı kez eleniyor). Bu sebeple New York Knicks-Chicago Bulls maçları epey sert geçiyor. Mainstream işlerden hazzetmediği belli olan Ewing, belgesele kısa bir röportaj verse de belgeseli izlemeyeceğini de belirtiyor. İşte Milletin Adamı Patrick Ewing!

-

Chicago Bulls’a en ters gelen takımların başında 88-90 yıllarında (Bad Boys dönemi) playoff’da üç kez üst üste kendilerini eleyen Detroit Pistons var. Pistons’tan Isiah Thomas ise Jordan’ın hasımlarının başında. Jordan, 91 Doğu Konferansı finali sonrasında şampiyon olan Bulls’tan kimsenin elini sıkmayarak soyunma odasına giden Detroit’in yıldızı Isiah Thomas’tan intikamını, kendisini Dream Team’e aldırmayarak alıyor (Daha önce de belirttiğimiz gibi belgeselde Jordan'ın bir çok itici tarafı yansıtılıyor. Ancak "adab-ı muaşereti" bilen Jordan her zaman rakiplerine oyun dışında da sportmence davranmıştır. Isiah'ın bu davranışını sineye çekmesi mümkün değil).

-

Jordan’ın kurulduğu diğer bir isim Indiana Pacers’tan Raggie Miller. Jordan’dan ligin geri kalanı gibi korkmadığını açıkça dile getiren Miller’in Doğu Konferansı finallerinin dördüncü maçında kendisini savunan Jordan’ı üsturuplu bir şekilde itip, boşa çıkarıp jump shot ile attığı üçlük sonrası son saniyelerde galibiyeti kazandırmasını başa çevirip çevirip izledim.

 

 
 

 
-

Bu efsane kadro 98 yılında neden son dansını yaptı ve neden efsane kadro ile kontrat yenilenmeyerek takım dağıtıldı? Bu soruya belgeselde söz alan Chicago Bulls’un patronu Jerry Reinsdorf, oyuncuların piyasa değerinin fazlasıyla yükseldiği ve oyuncuların sahada bu değerin karşılığını veremeyecekleri şeklinde yanıtlıyor. NBA takımlarının birer şirket olduğunu düşünürsek; her bir oyuncu için ayıracakları bütçe sınırlı. Çünkü NBA'de "salary cab" (tavan ücret) kuralı var ve bu sınır 98'de 27 milyon dolar (Michael Jordan'ın kontratı 33 milyon dolar). Varolan bütçe geçildiğinde lüks vergisi devreye giriyor ve bu durum hiç bir kulübün işine gelmiyor.

-

Son olarak; Babaları her daim yanlarında dayanak olarak duran çocuklar ne şanslıdırlar. Sekizinci bölümün finali hepimizin boğazına yumruk gibi oturdu. Ağlamadım diyen yalan söyler.

Velakin basketbol güzel oyun. Ne mutlu oynayana ve izleyene!

***************************** WHAT TIME IS IT? GAME TIME, BULLS ! ************************************

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *